Demokratik Paradoks

Demokratik Paradoks

Author

Chantal Mouffe

Chantal Mouffe

(1943—); She studied at the Catholic University of Louvain and the University of Essex. She is Professor of Political Theory at the University of Westminster. Her work focuses on expanding the conceptual pair of “post-Marxism/radical democracy,” which she developed with Ernesto Laclau.

Read more

Original Name : The Democratic Paradox

ISBN : 975-975-6790-08-3

Dimension : 13x19,5 cm

Page Count : 136

Translator : Rafet Özen

List Price : 270 TL

Out of Stock

Description

Çağdaş siyasal düşüncenin etkili isimlerinden ve post-Marksizm/radikal demokrasi fikrinin iki kurucusundan biri olan Chantal Mouffe Demokratik Paradoks’ta, Batı dünyasında 20. yüzyıl başlarından itibaren süregelen demokrasi tartışmalarını inceliyor.

Demokratik Paradoks, J. Rawls, J. Habermas, C. Lefort, J. Schumpeter, L. Wittgenstein, H. Pitkin, J. Tully, C. Schmitt, R. Dworkin, J. Cohen ve S. Benhabib gibi önemli düşünürlerin demokrasi fikirlerini karşılaştırmalı olarak inceleyerek kapsamlı bir tartışma haritası çıkarıyor. Bu çerçevede çeşitli demokrasi modellerinin dayandığı temel kavramları ilişkileri inceliyor.

C. Mouffe, çoğulcu demokrasinin varlığının, farklı toplumsal ve siyasal taraflar arasında devam eden gerilimlerin ortadan kaldırılmasını değil, bu gerilimlerin demokratik çerçeve içinde muhafaza edilmesine bağlı olduğunu savunuyor. Dolayısıyla demokrasiyi, taraflar arasındaki çatışmanın yokluğu üzerine değil, şiddet içermeyen ve yapıcı biçimde sürdürülen çoğulcu çatışma üzerine kurulu bir siyasal düzen olarak değerlendiriyor.

Demokratik değerler temelinde karşı karşıya gelen taraflar arasındaki gerilimli ilişkinin muhafaza edilmesinin önemini vurgulayan Mouffe, demokrasinin paradoksal yapısını “agonistik çoğulculuk” (yapıcı çoğulcu çatışma) kavramı etrafında yeniden düşünmeye çağırıyor.

Demokratik Paradoks, modern demokrasi üzerine devam eden temel tartışmalarını anlamak ve günümüz siyasal hayatının sorunlarını farklı bir perspektiften incelemek isteyen okurlar için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.



Reading Passage

s. 10-11

GİRİŞ: DEMOKRATİK PARADOKS

Bu kitapta yer alan yazılarda, farklı biçimlerde olmakla birlikte modern demokrasinin malûm “paradoksu” olarak adlandırdığım kavramın çeşitli siyasal ve teorik yansımaları incelenmektedir.

İncelemem, henüz yeterince izah edilmediğine inandığım modern demokrasinin doğasını ele alan bir tahlille başlıyor. İlk olarak Batı’da son iki yüzyılda yerleşmiş olan yeni demokrasi türünü tanımlamanın en iyi yöntemi nedir?

Elbette çeşitli terimler kullanıldı: Modern demokrasi, temsilî demokrasi, parlamenter demokrasi, çoğulcu demokrasi, anayasal demokrasi ve liberal-demokrasi. Kimilerine göre, demokrasi ile antik demokrasi arasındaki temel ayrım, daha gelişmiş ve daha kompleks toplumlarda doğrudan demokratik yönetim biçimlerinin artık mümkün olmayışıdır; işte bu değerlendirmeye göre modern demokrasi temsilî olmak zorundadır. Claude Lefort ve benzer düşünenler ise modern demokrasinin doğuşunu mümkün kılan sembolik dönüşüm üzerinde ısrar etmektedir: “Kesinlik işaretlerinin çözülüşü.” Lefort’a göre, modern demokratik toplum, iktidar, hukuk ve bilginin bir radikal belirsizliğe sürükleniverdiği toplumun tâ kendisidir.

Bu, bizatihi prensin kendisinde vücut bulmuş ve aşkın bir otoriteye bağlanmış olan iktidarın gözden yitip gitmesine yol açan “demokratik devrim”in sonucudur. Böylece, iktidarın “boş bir mekân” hâline geldiği yeni türden bir toplumsal kurum belirivermiştir.

s. 25, 26

1.DEMOKRASİ, İKTİDAR ve “SİYASAL OLAN”

Son birkaç on yılda “insan doğası”, “evrensel akıl” ve “rasyonel, özerk özne” gibi kategoriler giderek daha yoğun biçimde sorgulanmaktadır. Farklı teorik konumlanışlardan hareket eden pek çok düşünür, evrensel insan doğası fikrini, insan doğasının bilinebileceği evrensel bir rasyonalite ölçütünü ve koşulsuz, evrensel hakikat imkânı fikirlerini eleştiriye tâbi tutmuştur. Aydınlanma evrenselciliği ve rasyonalizmine yöneltilen bu eleştiri, – kimi zaman “postmodern” başlığı altında anılan – bazı yazarlar tarafından, örneğin Jürgen Habermas tarafından, modern demokratik projeye yönelmiş bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşıma göre, Aydınlanmanın demokratik ideali ile onun rasyonalist ve evrenselci temelleri arasındaki bağ dolayısıyla, ikinciyi reddetmenin birincinin kaçınılmaz olarak tehdit altında kalmasına yol açacaktır.

Bu bölümde bu fikre itiraz etmek ve karşıt tezi savunmak istiyorum. Esasen, radikal demokratik siyasetin amaçlarını, yani çağdaş siyasî mekânların yaygınlaşmasına ve demokratik taleplerin çeşitliliğine yer açacak şekilde formüle etmenin özcülük eleştirisini dikkate alan bir siyaset teorisi bağlamında – ki bunu “postmodern” olarak adlandırılan yaklaşımın en önemli katkısı olarak kabul ediyorum – mümkün olduğunu savunacağım.

ÇOĞULCULUK ve MODERN DEMOKRASİ

Argümanımı geliştirmeden önce, modern liberal demokrasiyi nasıl kavradığımı açıklığa kavuşturmak istiyorum. İlk olarak liberal demokrasiyi demokratik kapitalizmden ayırt etmenin ve onu klasik siyaset felsefesinin kavramsal çerçevesindeki bir rejim olarak yani toplumsal düzenin, bir ekonomik sistemle muhtemel eklemlenişini dışlayıcı biçimde, sadece siyasal düzeyde tanımlanan bir siyasal toplum biçimi olarak kavramanın önemli olduğunu düşünüyorum. Liberal demokrasi – anayasal demokrasi, temsili demokrasi, parlamenter demokrasi ya da modern demokrasi adlarıyla anılsın –, kimi yorumlarda ileri sürüldüğü hâliyle demokratik modelin daha geniş bir toplumsal alana uygulanmasından ibaret değildir; bir rejim olarak anlaşıldığında, toplumsal ilişkilerin sembolik düzenlenişini ifade eder ve sadece bir “hükûmet biçimi” olmanın çok ötesindedir.

İki farklı geleneğin eklemlenişi sonucunda ortaya çıkmış siyasî olarak insanî bir arada yaşamayı düzenlemenin özel bir biçimidir: Bir yanda siyasî liberalizm (hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve bireysel haklar), diğer yanda ise halk egemenliğine dayanan demokratik gelenek söz konusudur.

Dolayısıyla antik demokrasi ile modern demokrasi arasındaki fark niceliksel değil, nitelikseldir. Belirleyici ayrım, modern liberal demokrasinin kurucu unsuru olan çoğulculuğun kabulünde saklıdır. Burada “çoğulculuk” ile kastedilen, tözel iyi hayat ideasının terk edilmesi ya da Claude Lefort’un ifadesiyle “kesinlik göstergelerinin çözülüşü”dür. Çoğulculuğun bu biçimde tanınması, toplumsal ilişkilerin sembolik düzeninde köklü bir dönüşüme işaret eder. John Rawls’un yaptığı gibi meseleyi sadece çoğulculuk olgusuna indirgemek, tam da bu dönüşümü gözden kaçırmak anlamına gelir.

s.79-80

4.AGONİSTİK DEMOKRASİ MODELİ ÜZERİNE

Bu çalkantılı yüzyıl sona yaklaşırken, liberal demokrasinin tek meşru yönetim biçimi olarak kabul görmeye başladığı anlaşılıyor. Peki bu durum, bazılarının iddia ettiği gibi, liberal demokrasinin hasımlarına karşı nihaî zaferini mi gösteriyor? Böyle bir iddiaya şüpheyle yaklaşmak için ciddî nedenler var.

Öncelikle hâlihazırdaki konsensüsün ne kadar sağlam olduğu ve daha ne kadar devam edeceği belirsizdir. Liberal-demokratik modele açıkça karşı çıkmaya cesaret eden çok az kişi olsa da, mevcut kurumlara karşı hoşnutsuzluk belirtileri yaygınlaşıyor. Aşırı sağcı partilerin önemli ilerlemeler kaydettiği birçok Avrupa ülkesinde giderek daha fazla insan, çıkarlarının geleneksel partiler tarafından göz ardı edildiğini düşünüyor.

Dahası demagogların çağrılarına karşı direnenler arasında bile, siyaset ve siyasetçilere yönelmiş olan belirgin sinizm, halkın demokratik değerlere bağlılığı üzerinde yıkıcı bir etki yaratmaktadır. Anlaşılan o ki, çoğu liberal-demokratik toplumda, Sovyet komünizminin çöküşünden sonra gözlemlenen zafer havasıyla çelişen negatif bir güç harekete geçmiştir. Demokrasi teorisine ilişkin mevcut tartışmaları bu hususları göz önünde bulundurarak incelemeyi amaçlıyorum. Demokratik kurumları güçlendirmek amacıyla demokrasi konusunu ele alan teorisyenlerin önerilerini değerlendireceğim.

Odak noktası olarak, alanda en hızlı yaygınlaşan eğilimlerden biri olan “müzakereci demokrasi” modelini seçeceğim. Kuş kusuz, bu modelin temel fikri, demokratik toplumda, siyasal kararların özgür ve eşit vatandaşlar arasında – beşinci yüzyılda Atina’da doğuşundan itibaren demokrasiye eşlik etmiş olan – bir tartışma süreciyle alınması gerektiği üzerine kuruludur.

Müzakerenin tasavvur biçimleri ve bu tartışmalara katılmaya yetkili olanların seçimi zaman içinde büyük farklılıklar göstermiş olsa da, müzakere, demokratik düşüncenin daima merkezî unsurlarından biri olmuştur. Bu nedenle, bugün görülen durum, âniden ortaya çıkıvermiş olan bir yenilik değil, eski bir temanın yeniden dirilişidir.

Fakat dikkatle incelenmeye muhtaç olan konu, müzakereye yönelik bu yeniden dirilen ilginin sebepleri ve mevcut uygulama tarzlarıdır. Şüphesiz ki, bu ilginin sebeplerinden biri, hâlihazırdaki demokratik toplumların karşılaştığı sorunlarla ilgilidir. Müzakereci demokratların ilân etmiş olduğu amaçlardan biri de, yirminci yüzyılın ikinci yarısında egemen hâle gelen “birleştirici model”e [aggregative model] bir alternatif sunmaktır. Bu model, Joseph Schumpeter’in 1947 tarihli Capitalism, Socialism and Democracy1 adlı çığır açıcı eseriyle birlikte gündeme gelmiştir. Schumpeter bu eserde, halk egemenliği kitle demokrasisinin gelişmesiyle birlikte klasik demokrasi modelinde anlaşıldığı biçimiyle yetersiz hâle geldiği görüşünü savunmuştur. Dolayısıyla Schumpeter, demokrasiyi, halkın liderlerini kabul etme ya da reddetme imkânını içeren rekabetçi bir seçim süreci olarak tanımlamayı önermiştir.

Çeşitli teorisyenlerle birlikte Anthony Downs’ın Demokrasinin Ekonomi Teorisi’nde [An Economic Theory of Democracy] daha da geliştirilen birleştirici model, “ampirik siyaset teorisi” olarak adlandıran yaklaşım çerçevesinde standart bir modele dönüştü. Bu akımın amacı, demokrasi konusunda klasik normatif yaklaşıma alternatif olabilecek betimleyici bir yaklaşım geliştirmekti.

Category Featured Books

İsyan Borusu
Kominist Anarşizmin ABC'si Zamanımız ve Gelecek
Şiddet Üzerine Düşünceler
İnsan, Post-İnsan
Popülist Akıl Üzerine
Kaybedilmiş Dâvaların Savunusu Adına
"