Savunmasız Gezegen
Çevrenin Kısa Ekonomik Tarihi
Yazar
John Bellamy Foster
(1953 -); Oregon Üniversitesinde sosyoloji profesörüdür. Monthly Review (ABD) dergisi editörlerinden ve yakın dönemin önemli sosyal bilimcilerindendir.
Daha fazla bilgiOrijinal Adı : The Vulnerable Planet: A Short Economic History Of The Environment
ISBN : 978-625-7766-40-1
Boyut : 13x19,5 cm
Sayfa Sayısı : 160
Çeviren : Hasan Ünder
Yayıma Hazırlayan : M. Serdar Kayaoğlu
Liste Fiyatı : 220 TL
Stokta Var
İçindekiler
Önsöz
- I. Çevre Krizi
- II. Sanayi Devrimi Öncesinde Ekonomik Koşullar
- III. Sanayi Devrimi Zamanında Çevre
- IV. Genişleme ve Doğa Kaynak Koruma Hareketi
- V. Emperyalizm ve Çevre
- VI. Savunmasız Gezegen
- VII. Doğanın Toplumsallaştırılması
Sonuç
Okuma Metni
(s. 11-12)
İnsanlık, çevresiyle ilişkisinde kritik bir eşiğe ulaşmıştır. Gezegenin yıkımı, insanî amaçlar için kullanılamaz hale getirilme anlamında geri dönülmez bir noktaya ulaşmıştır. Gezegeni yıkan insan, şimdi hem doğanın büyük çoğunluğunun devamını ve hem de toplumun bekâsını ve gelişimini tehdit etmektedir. Bugün çevreyle ilgili olan ve dünyayı bezdiren nakarat, âcil sorunların uzun bir listesini içerir: Aşırı nüfus artışı, ozon tabakasının yok olması, küresel ısınma, türlerin yok oluşu, genetik çeşitliliğin kaybolması, asit yağmurları, nükleer kirlenme, tropikal ormanların yok olması, yüksek ormanların ve sulak alanların yok edilmesi, toprak erozyonu, çölleşme, sel baskınları, kıtlık, göllerin, derelerin ve ırmakların yağmalanması, yeraltı sularının çekilmesi ve kirlenmesi, sahil kenarındaki deniz sularının ve haliçlerin kirlenmesi, mercan resiflerinin tahribatı, denizlere petrol dökülmesi, balıkçılıkta aşırı avlanma, denizi doldurarak kazanılan toprakların genişlemesi, zehirli atıklar, böceklerin ve zararlı bitkilerin öldürülmesinde kullanılan ilâçların zehirleyici etkileri, işyerlerinde tehlikelere mâruz kalma, kentlerdeki aşırı kalabalıklaşma, yenilenemez kaynakların tükenmesi. Saygın bir kuruluş olan Dünyayı İzleme Enstitüsüne [Worldwatch Institute] göre, eğer eski haline döndürülemeyecek toplumsal-ekolojik bir kötüye gidişten kaçınmak istiyorsak, başlıca çevre sorunlarını kontrol altına alabilmemiz için önümüzde sadece 40 yıl var ve 1990’lı yıllar, zorunlu değişiklikleri yapmamız gereken çok hayatî bir on yıldır.
Yine de, gezegenin ekolojik sorunlarını çözmek için önerilen en son reçeteler, böyle uğursuz tehditlerin karşılanması açısından, insana üzüntü verecek derecede yetersizdir. Çünkü bu reçeteler, yeni uluslararası anlaşmalar yapmaya, insanları nüfus ve tüketim artışını kısmaya, çevre dostu teknolojiler denilen bir avuç teknolojiyi benimsemeye davet etmekten daha uzağa gidemez. İşe, dünyadaki krizin bir doğa krizi değil, bir toplum krizi olduğunu görmekle başlamamız gerektiğini savunacağım. Bugün karşı karşıya olduğumuz çevre yıkımının başta gelen nedenleri, ne biyolojiktir ve ne de tek tek bireylerin tercihlerinin bir sonucudur. Bu nedenler, toplumsal ve tarihseldir. Sorunun kökleri, üretim ilişkilerinde, teknolojik zorunluluklarda ve egemen toplumsal sistemlerin ayırıcı özelliği olan ve tarihsel olarak koşullanmış demografik eğilimlerdedir. Öyleyse, çevre krizine çare bulmak için ortaya atılan önerilerin çoğunda görmezden gelinen ya da önemsiz görülen şey, çevrenin kötüleşmesinin sadece küçük teknolojik temellerini kurcalamak değil, onun daha büyük toplumsal temellerini dönüştürme gerekliliğidir. Bu, hepsi içinde, üstünde çok düşünmeyi ve eyleme geçmeyi gerektiren en kritik şeydir. Egemen toplumsal ilişkiler sorgulanmadan kaldıkça, olan bitenlerle ilgilenen insanlara, çevreci eylem için geri dönüşüme ve çevreye zararsız ürünleri satın almaya, mesleklerle çevre arasında toplumsal bakımdan savunulamaz tercihlere ya da şirketlere, siyasî politikaları oluşturanlara ve bilimsel kurumlara - ki bunlar çevrenin bugünkü kötü durumundan en çok sorumlu olan çıkar gruplarının ta kendileridir - açık seçik ricalarda bulunma gibi salt kişisel yükümlenmeler dışında göze görünür birkaç yol kalmaktadır. Başka deyişle, krizin köklerinin toplumsal nedenlerinden dolayı, doğa ile toplum arasında sürdürülebilir bir ilişkiyi tesis edecek olan yegâne çözüm, tarihsel ilişkilerin küresel ölçekte dönüştürülmesini gerektirir.





