Zaman Salıncağı: sıradan birinin hikâyesi
Yazar
Kemal Ilıkkan
(1985 -); AAMÜ Sosyoloji Bölümü mezunudur. Gazeteciliğe 2008 yılında Cumhuriyet Gazetesi spor servisinde başlamış, kariyerine ulusal basında devam etmektedir.
Daha fazla bilgiISBN : 978-605-4822-57-7
Boyut : 13x19,5 cm
Sayfa Sayısı : 168
Liste Fiyatı : 310 TL
Stokta Var
Açıklama
Zaman Salıncağı, kendi hikâyesinin seyircisine dönüşmüş olan bir insanı anlatıyor. Geçmişin gölgesinde, şimdinin sessizliğinde ve hatırlamanın sarsıcı yansımalarını hissettiren bu roman, okuru kendi iç dünyasını resmetmeye çağırıyor.
Hayat gerçekten ileriye doğru mu gider, yoksa sadece gidiyormuş gibi mi görünür?
Hayat bir salıncak gibi âdeta; bağlı, sınırlı, fakat sürekli hareket hâlinde…
Bazı yüzleşmelerin tanığı yoktur. İnsan kendinin tanığıdır.
İnsan, en çok kendine bile anlatamadıklarıyla yaşar.
Okuma Metni
s. 35
IV
Şubat çıkıyor, baharın ilk günlerine kavuşma özlemi beynime mutlu bir sıcaklık pompalıyordu. Şantiye hayatının dağdağasına artık iyice alışmıştım. Kısa sürede onlar gibi bir inşaat işçisi oldum. Et kesiği sızılarım geçmiş, kaslarım diğerlerininki gibi kuvvetlenmişti. Bu işi biraz daha sürdürsem benim de Bünyamin’inki gibi çizgi çizgi kaslarım olabilirdi. Demircilikten duvarcılığa geçmeyi bile düşünüyordum. Bakanlık sertifika veriyormuş; memlekette her yer inşaat, aç kalmam. Hem elimde bir zanaat olur. ODTÜ mezunu peynirciye rastladım ben bu şehirde, felsefe mezunu duvarcı neden olmasın ki? Mezun olabilirsem tabiî.
İşe giderken bir dükkânın camında kendimi gördüm. Kendimden, okuldan, dünyadan bizar; evde bir ampul bile değiştiremeyen o ilk günkü tedirgin genç değildim artık. Hâlime üzülmüyordum. Gece yarısı sokakta kimseyle göz göze gelmemeye çalışan bir kadın gibi tedirgin tedirgin yürümüyordum.
Adımlarım kararlıydı; ruh hâlim kendimle barışık, dünyayla aram düzelmek üzereydi. Şantiyeye vardığımda mesai henüz başlamamıştı. Bünyamin her sabahki gibi iki kolon arasına bağladığı demirde barfiks çekiyordu. Köylüsü de yanında durmuş hem bir şeyler anlatıyor hem de setleri sayıyordu.
Beni görünce “Günaydın İstanbullu”, dediler.
s. 41
Akşam, evde televizyon karşısında uyumayı beklerken, Talât içeri girdi. Aramızdaki iletişimsizlik hiç bu kadar büyümemişti.
İki ev arkadaşının yaşadığı soğuk savaşı andıran o sevgisiz atmosferi yaşamasak da, benim işten eve, evden yatağa uzanan düzenim ile onun ev, parti, okul temposu böyle bir iletişimsizliğe neden oldu. Okulda olan bitenden bu gözlüklü adam aracılığıyla haberdar oluyordum. Taltif edildim duygusuyla anlattım ama duvarcılığa geçişimi pek önemsemedi. En başında beni gaza getiren sanki kendi değilmiş gibi davranmasına aldırmadım. Söyleyecek daha önemli şeyleri vardı çünkü. Gerçi peşinden koştuğu işleri bana pek anlatmazdı.
Kenan Evren’in panele geleceğini söylerken yüzündeki garip heyecanı okudum. Sanki bir imtihandı bu onun için. Ya da bir sınanma vakti. Gereken eylemi koyup daha fazla saygı göreceği bir fırsat, bunu kaçırmak olmazdı. Ben onun ev arkadaşıyım. İyi bir dostuyum. Siyaset arkadaşı olmayı hep reddettim. Kendilerini devrimci olarak tanımladıkları gençlik mücadelesi bana göre değildi; benim sorumsuzlar için azla sorumluluk isteyen ve zorlayıcıydı. Hayata karşı farklı bir perspektiften bakmak gerekirdi böyle işler için.
s. 44-45
V
Esin, tanıştığımızda enkaz edebiyatı yapıyordu ve o yıllarda beni hiçbir şey, bir kadın için dünyanın bütün kadınlarından vazgeçmek anlamına gelen gerçek, ciddî bir ilişki kadar korkutamazdı.
Hiç unutmuyorum o günü. Beyaz gömleğiyle, sinema kulübümüzün bir etkinliğine geldiği o yazdan kalma son akşamüstünü. Sanki gösterimin yapıldığı salona ka pıdan girmemiş de en sevdiğim şiirlerden düşmüş gibiydi.
İlhan Berk şiirlerinden. On yedi yaşında bir kadın ne kadar güzel olabilirse o kadar güzeldi. Önce hüzünlü küçük bibloları anımsatan nâzenin burnu gözüme ilişti. Yalnızca estetikle bu kadar oldurulabilen, ufak ve tatlı çenesiyle mükemmel bir uyum içindeki burnu. Daha önce hiç bu kadar güzel bir burun görmediğime de yemin edebilirim. Öylesine kusursuz. Bir kalemle yukarda topladığı saçları siyahtı, uzundu. Siyah, beyazın yanında nasıl asalet kazanıyorsa öyle bir siyah.
Çekip vurabileceği bir silâh gibi. Onu uzaktan her görüşümde sanki bu silâhı bana doğrultuyordu. Sonra tek gözünü kısıp nişan alıyor ama tetiğe bir türlü basmıyordu. Ben ise âşık olmaktan korkuyordum. Ya gözleri? Ne renk olduğunu başta göremesem de gözlüklerinin ardında kolay kandıran, etkili gözleri vardı. Yeşil olduklarını sonraki günlerde fark edecektim. İçinde biraz çimen olan, bir katre de beyaz damlatılmış açık bir yeşildi.
s. 56
I
Ben Talât. Yani size anlatılanlardan bildiğiniz ismimle Talât: Attila’nın üniversitedeki ev arkadaşı. Beni, onun anlattığı kadar tanıyorsunuz. Bundan sonrasını ben anlatacağım. Çünkü sevgili ev arkadaşım artık hayatta değil...
Yazar olmayı çok istediğini fark ettim onun ardından. Ama başaramadı. En azından yaşarken. Onun bir yazar olarak görülmesini istediğim için böyle başladım. Okuduğunuz sayfalar tamamen onun kelimeleriydi. Hepinizin zihninde, kısa bir süreliğine de olsa, bir roman yazarı olarak cisimleşti. Kabul edin, beğendiğiniz yerler oldu. Henüz taslak hâlindeki bu roman girişimini ben gayet başarılı buldum. O kadar başka biriydi ki gözümde, bu gizli yeteneğinin hiç farkında değildim.
Benden başka bir arkadaşı olmadığı için başka birinin de farkında olduğunu sanmıyorum. Hatta çoğu zaman onunla aynı evde yaşadığımızın bile farkında değildim. Bir gölge gibi girer ve çıkardı. Okula nâdiren uğrar, zamanının çoğunu odasında geçirirdi. Kitap okumayı sevdiğini biliyordum. Bütün gün okuyor muymuş yoksa? Pek konuşamadık ama bir okuyucu olarak kendini sürekli geliştirdiğine eminim. O yıllarda benden daha iyi bir okurdu, bir kitap kurduydu. Yine de edebiyat hakkında hiç konuşmamıştık. Neden? Bilmiyorum. Televizyonda maç izlerken rastlarsam eşlik ederdim.

