Yükselenler

Yükselenler

Author

Ertan Altan

Ertan Altan

Ertan Altan is a journalist from a Komotini-rooted family currently working as an editor at Haber Global.

Read more

ISBN : 978-605-4822-58-4

Dimension : 13x19,5 cm

Page Count : 192

Preparer : M. Serdar Kayaoğlu

List Price : 350 TL

In Stock

Description

“Yükselenler”, siyasal bir eylemin yol açtığına inandığı bir trajedinin yüküyle ülkesini terk etmek zorunda kalan Ahmet Teslim’i anlatıyor.
Ahmet, amaçsızca gittiği Pakistan’dan Orta Asya yerleşimlerine savrulup dururken eski öğretilerle ve “Kardeşlik” olarak anılan gizemli bir yapıyla rastlaşır. Ruhu, bu yapıdan edindiği bilgilerle ulaştığı inancın, dünyayı değiştirecek bir hakikatin taşıyıcısı olduğu fikriyle kavrulmaya başlar...
Nihayet “Kardeşlik”, Ahmet’i hakikatlerini bildirmesi amacıyla İstanbul’a gönderir.
Türkiye’ye döndüğünde bambaşka bir ülkeyle karşılaşır: O’na, dindar yükselişin ve seküler direncin, siyasî dönüşümün ve kişisel hırsların iç içe geçtiği ülkede, Kuzguncuk’ta kök salmış, görünmekten kaçınan bir tarikatın liderliği tevdi edilmiştir.
O büyük şehrin entelektüel çevrelerindeki tuhaf karakterler  −  spiritüel topluluklar, çeşitli kadim gelenekler ve gizemli bir uzay dininin mensupları −  şeytanî bir merakla Ahmet Teslim’i izlemeye başlamıştır.
Gizemli tarikatın lideri Ahmet, bu dünyada kendi geçmişiyle ve vicdanıyla hesaplaşırken, roman “Eğer zihin ve beden aynı hakikatin iki ayrı yüzüyse, insan aslında hangi tarafta var olur?” sorusunun peşine düşer.

Reading Passage

Ahmet’in uçağı, bulutsuz bir İstanbul sabahında Anadolu yakasındaki küçük havaalanına sessizce indi. Pakistan’ın Lahor kentinden kalkan uçağın yolcuları, gökyüzünü kiminle paylaştıklarını elbette bilmiyorlardı. Zaten bilseydiler bile onu nasıl adlandıracaklarını kestirmeleri kolay olamazdı. Yol boyunca kitap okumuş, servis edilen tavuktan yemişti. İnişe geçerken koltuğunu talimatlara uygun olarak usulca dik konuma getirmişti.
Şimdi de diğer yolcular gibi koltuklar arasındaki koridorda merdivene gidiş sırasını bekliyordu. Herkes gibi görünmekte bir sakınca yoktu; hatta bu, aklındaki o önemli sürecin en güvenli yoluydu. Ona kimse özel olarak bakmadı, dolayısıyla kimse ona bakarken duraksamadı. Çünkü kimsenin aklından bir peygamber aramak geçmiyordu. Bu zamanda birinin çıkıp “ben peygamberim” diyerek insanları inandırması mümkün değildi; mucizeler bile artık tek başına yeterli sayılmıyordu. Ahmet bunu biliyordu. Tarihteki peygamberlerin hiçbirinin insanları öyle kolayca ikna edemediğinin de farkındaydı.
Yine de insanların bir kurtarıcı umudu bütünüyle silinmemişti. Binyılları aşarak canlı kalan bu kurtarıcı umudu, Ahmet’e göre basit bir korkudan doğuyordu. Kıyâmet düşüncesi, kendi varlığını koruma “içgüdüsü”, insanı her zaman bir rehbere muhtaç bırakıyordu. Kendi içinde sezdiği şey buydu: Öldükten sonra kimsenin o malûm sonsuzluğa tek başına giremeyeceği düşüncesi...
Rehbersiz bir sonsuzluk, ona yalnızca uzatılmış bir bulantı gibi geliyordu. s.7-8.
Turan’ın neden öyle sorduğu belliydi. Ahmet, yedi yıl sonra, kendisini “ilâhî mesaj almış bir rehber” ilân ederek geri dönmüştü. Oysa yola çıktıklarında niyetleri bambaşkaydı. Dursun bu noktaya nasıl geldiklerini düşündü. Üçü de Anıttepe Lisesi’nde aynı sıralarda oturmuş, idealist öğrenci çevrelerinde birlikte yer almışlardı. Onur ise İstanbul’dan gelmişti; lise son sınıfta aralarına katılmıştı. O yıllarda Ankara’da, neredeyse her sokak başında kızıl bir grup filizleniyordu.
1989’daki yükselişin ardından radikalleşen öğrenci hareketi, üniversiteleri küçük devrim laboratuvarlarına çevirmişti. Dursun, o günleri düşündüğünde şehrin hâlâ kaynayan bir kazan gibi olduğunu hissediyordu.
Hiçbir gruba tam olarak ait değillerdi ama hepsinin teorisi ni biliyorlardı. Okudukça, çevrelerindeki örgütlerin fikirlerle değil, dalgalanan duygularla ayakta durduğunu anlıyorlardı. Dursun, o zamanlar bunu sık sık dile getirdiklerini hatırladı. Onlara göre bu grupların çoğu “küçük burjuva romantizmiyle” hareket ediyordu. Bu farkındalık, onları yavaş yavaş kendi yollarını aramaya itmişti.
Ankara’da toplanma yerleri hep aynıydı: Yüksel Caddesi’ndeki Mülkiyeliler Birliği. Konur Sokak’ın köşesindeki masa, yıllar içinde onlara ayrılmış gibiydi. Liseden bu yana orada o kadar çok oturmuşlardı ki, artık kimse o masaya dokunmaz olmuştu. Mülkiyeliler’e ne zaman gitseler, masa onları bekliyordu. Liseden sonra yolları yine Ankara’da kesişmişti. Sınava en iyi hazırlanan Onur’du, Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştı. Ahmet, yalnızca askerliği ertelemek için sınava girmiş; birkaç İngilizce sorusu çözerek DTCF’nin Urdu Dili ve Edebiyatı ölümüne yerleşmişti.
Dursun, Turan’la aynı fakültenin Halkbilimi bölümüne kayıt yaptırdıkları günü düşündü. Sürekli Yüksel Caddesi’nde oldukları için zamanla “Yüksel Grubu” diye anılmaya başlamışlardı. Hiçbir örgüte bağlı değillerdi ama eylemlerde, forumlarda, ildirilerde imzaları vardı. O yıllarda Ankara’daki her çay ocağı, her kantin, her öğrenci evi küçük birer felsefe okulu gibiydi.
Her tartışmadan yeni bir düşünce doğuyordu. Dursun, o günleri hatırladığında, birbirinden farklı tefsirler yüzünden ayrışan mezheplere benzediklerini düşünüyordu. Bir ara Troçkizme yaklaşmışlardı. En çok da Troçkist geleneğin “entrizm” dediği sızma fikri ilgilerini çekmişti. Dursun, Ahmet’in bu kavramdan söz ederken gözlerinin parladığını hatırlıyordu. s. 78.
Üzümlü Köşk, ilkbaharın ilk sıcaklığını taş duvarlarına çekmişti. Akşama doğru başlayan rüzgâr, Kısıklı’ya çıkan yokuşun başındaki çınarların yapraklarını havalandırıyor, bahçe duvarının üzerindeki asmalara, ahşap pervazlara çarpıyordu. Ahmet, ağır adımlarla içeri girdi. Arkasından Turan, Dursun ve Onur yürüyordu. Dördü köşkün gıcırdayan merdivenlerinden çıkarken üst katta yeni yakılmış tütsünün kokusu her yeri kaplamıştı. Bu, Ahmet’in Taşkent’te; Hâkim Ata’nın mescidinde aldığı kokunun aynısıydı.
Dört yoldaşı merdivenlerin sonunda geniş bir salon karşıladı. Sâliha Hanım salonun tam ortasına yerleştirilmiş bir hastane yatağında yatıyordu. Solgun ama dimdik bir çehresi vardı. Beyaz saçları ince bir tülbentin altından belli belirsiz görünüyordu.
Başucunda Gülseren dua fısıldıyor, Süleyman bir pamukla yaşlı kadının dudaklarını ıslatıyordu. Manolis sessizce onu izliyordu. Roza’nın gözleri nemliydi; çay tepsisini tutan elleri titriyordu. Kemal ve Nezih ayakta, başlarını eğmişlerdi. Vahan, kapının hemen yanında durmuş, ellerini önünde birleştirmişti; gözleri kıpkırmızıydı.
Salonda, köşkün tekdüzeliğini bozan bir yoğunluk vardı. Üzümlü Köşk tarihi günlerinden birini yaşıyordu. Tarikatın, Sekizler Meclisi için adları geçen sekiz ileri geleni de oradaydı. Tevekkül içinde Sâliha Hanım’ın son nefesini ermesini bekliyorlardı.
Salon sessizliğe gömüldü. Dışarıda bir karga öttü. Vahan başını usulca çevirip pencereye baktı. s. 91.

Category Featured Books

Zaman Salıncağı: sıradan birinin hikâyesi
Her Şey Nasıl Başladı: Hapishane Yazıları
Nereye Gitti O Güzel Kadınlar
"